19 Nisan 2011 Salı

Halk Sağlığı

Ebü l-Hasan Ali Taberi
Abbasiler zamanında yetişmiş büyük tıp alimi. İsmi, Ali bin Rabben Taberi olup, künyesi Ebu Hasan’dır. İbn-i Rabben Taberi ismiyle meşhur oldu. Yaklaşık 770 (H.153) senesinde Taberistan’ın Merv şehrinde doğdu. Yaklaşık 861 (H.247) senesinde Samarra’da vefat etti. 7 Ebü’l-Hasan, küçük yaşta Babası tarafından yetiştirildi. Yunanca, Süryanice, İbranice ve Arapçayı gereği gibi öğrendi. Babası da tıp alimi olup, Merv şehrinin sayılı şahsiyetlerinden ve devlet erkanındandı. Özellikle tıp ve fen bilimlerine Babası da tıp alimi olup, Merv şehrinin sayılı şahsiyetlerinden ve devlet erkanındandı. karşı çok alaka duyardı. İnsanların ruh ve beden sağlığı ve saadeti üzerinde titremesi sebebiyle, büyük muallim anlamında, Rabben ünvanı verildi. Böyle bir babanın talim ve terbiyesinde yetişen Ebü’l-Hasan Ali, daha sonraki çalışmalarında; matematik, felsefe, astronomi gibi ilim dallarında da kendini yetiştirdi. Bu dönemde, zamanın seçkin bilginlerinden olan amcası Zekvan bin Nu’man’ın yakın ilgi ve yardımlarını gördü. Ebü’l-Hasan Ali, tahsilini tamamladıktan sonra, Merv’de tabibliğe başladı. Müslümanlara hizmet için ihlasla çalıştı. Gerek dini, gerekse tıbbi konularda inanları aydınlatmaya gayret ederdi. Bir ara ilim öğrenmek için Bağdat’a gitti. 839 (H.225) senesinde Merv Valisi Mazyar bin Karin’in vefatı üzerine, Samarra’ya giderek Abbasi halifelerinin sarayına intisab etti. Hizmetlerini burada devam ettirdi. Ebu Bekr Razi, eserlerinde onu hürmetle anmakta, tıp ve eczacılığa dair ondan nakiller yapmaktadır. Ebü’l-Hasan Taberi’nin kıymetli sözlerinden bazıları da şunlardır: Uzun uzadıya devamlı deney yapmak, aklı artırır, keskinleştirir, anlayışı derinleştirir. Tekellüf, zoraki iş yapmak pişmanlık doğurur. Sözlerin en kötüsü, birbirini tutmayan, tenakuzlu sözlerdir. Selamete kavuşmak her muradın ve emelin zirvesidir. Eserleri: Ebü’l-Hasan Taberi birçok eser yazdı. İbn-i Nedim, El-Fihrist adlı eserinde onun medikoterapi ile ilgili dört kitabının ismini zikretmektedir. İbn-i Ebi Usaybia da, Uyun-ül-Enba adlı eserinde, onun dokuz eserine yer vermektedir. Her iki kaynak da onun, Ed-Din ved-Devle adlı mühim eserini zikretmemişlerdir. Bilinen on eseri şunlardır:
1) Ed-Din ved-Devle: Kelam ilmine dair olup, eserde İslamiyetin
üstünlükleri anlatılmaktadır.
2) Tuhfet-ül-Müluk,
3) Keraş-ül-Haşve,
4) Kitabu Menafi-il-Edviye: İlaçların tedkiki hakkındadır.
5) Kitabun
fil-Emsal vel-Edeb ala Mezheb-ir-Rum vel-Arab,
6) Kitabu İrfak-ul-Hayat,
7) Kitabu Hıfz-ıs-Sıhha: Sıhhatin korunması usulleri hakkındadır.
8) Kitabun fil-Hacamat: Kan aldırmanın sıhhat açısından faydaları ve tıbbi
önemi ile ilgilidir.
9) Kitabun fi Tertib-il-Ağdiya: Gıdaların
hazırlanması ve kullanılışı ile ilgilidir.
10) Firdevs-ül-Hikme: Genel
halk sağlığı ve tababet sanatı hakkındadır.
İbn-i Rabben’ın en çok tanınan eseri, Firdevs-ül-Hikme’dir. Ansiklopedik mahiyette olan bu eserini, 850 senesinde tamamlamıştır. Bu eser, yedi ana bölümden meydana gelmiş olup, özetle şu konuları ihtiva etmektedir: Birinci bölüm: Bir makaledir. Bu bölümde ilim ve felsefe üzerinde durulmakta, kainat nizamı incelenmektedir. İkinci bölüm: Beş makaledir. Cenin ve doğumu, insan uzuvları ve vazifeleri, ruh ve beden münasebetleri, muhtelif mizaçlar ve çocuk terbiyesi, mevsimlere göre alınacak tedbirler, yolculuk halleri ve askerlikle ilgili sağlık konuları ele alınmıştır. Üçüncü bölüm: Bir makale olup, gıdalar ve çeşitleri anlatılmaktadır. Dördüncü bölüm: On iki makale olup, eserin en geniş muhtevalı kısmıdır. Bu bölümde önce hastalıkların genel tasnifi ve tanımı yapılıyor. Belli başlı hastalıklar ayrı ayrı inceleniyor. Bunların sebepleri, ilaçları gösteriliyor. İnsan vücudu tepeden tırnağa gözden geçirilip, tedkik ediliyor. Son makalede kan aldırma konusu üzerinde duruluyor. Beşinci bölüm: Bir makaleden ibaret olup, güzel koku ve renkleri tedkik edip, faydalarını zikrediyor. Altıncı bölüm: Altı makaleden meydana gelmiştir. Özellikle tıbbi maddeler ve zehirler üzerinde bilgi verilmektedir. Yedinci bölüm: Dört makaledir. Bu bölümde muhtelif şehirleri ve iklimlerini, su ve rüzgarları, en sonunda da gezegenleri ve yıldızları incelemektedir. Hind tıp kitaplarından bir hülasa zikrederek eserine son vermektedir.
Kaynak: Genel Bilgiler
http://www.genel-bilgiler.com/frm//showthread.php?p=174141

Tanjant, kotanjant, sekant, kosekant

Ebul-Vefa Buzcanî: Trigonometri’de tanjant,cotanjant,sekant,kosekant ’ıbulan büyük alimdir
http://www.davetci.com/d_biyografi/biyografi_ebuzcani.htm

EBU'L VEFA (Buzcan 940 - Bağdat 998), özellikle VI-VII. yy.'larda ortaya konmuş olan Hint Matematik modelleri ile Sabit bin Kurra ve El Battani'nin eserlerinin ışığı doğrultusunda, ortaya koyduğu yeni trigonometri bilgileri matematik için büyk bir önem taşır. Ebu'l Vefa'nın eserleri, Orta Çağ Doğu Matematikçileri arasında olduğu kadar, kendisinden sonraki yıllarda, bu konuda araştırma yapan Batı Matematikçileri arasında da kaynak eser olarak kullanılmıştır.
Özellikle küresel trigonometride sinüs konusunu bilimsel bir düşünce içinde ilk inceleyen Ebu'l Vefa'dır. Tanjant çizgilerini düzenlediği gibi, trigonometriye Sekonder ve Cosekonder tanım ve kavramlarını da sokmuştur. Aynı zamanda trigonometrinin 6 esas eğrisi arasındaki trigonometrik oranları da ilk kez belirtmiştir. Bu oranlar, bugün trigonometride, grafiklerin tanımında aynen kullanılmaktadır. Zamanına kadar hiç bir Matematikçi'nin yapamadığı incelikte, trigonometrik çizelgeler düzenlemiştir. Astronomik gözlemler için gerekli olan sinüs ve tanjant değerlerini gösteren çizelgeler 15'er dakikalık aralarla hazırlanmıştır. Trigonometri'ye tanjant tanımını zıl (gölge) adı altında ilk kez kazandırıdı. Batı bilim dünyasında sinüs ve tanjant kavramlarının kullanılmasına öncülük eden Matematikçi olarak Alman John Müller belirtmektedir.
http://www.frmtr.com/din-kulturu-ve-ahlak-bilgisi/729542-ebul-vefa.html
http://www.uslanmam.com/biyografi-bilim-adamlari/284921-ebul-vefa-buzcani-940-988-a.html

İlk Ayın Şekilleri

Ali Kuşçu: Büyük astronomi bilgini. İlk defa ayın şekillerini anlatan kitabı yazmıştır.
http://www.akat.org/ast_tarihinden/ali_kuscu.html

Mikrop, Mikroorganizma

Akşemseddin: Pasteur ’dan 400 sene önce mikrobu bulmuştur. Mikroorganizmanın babasıdır.

Akşemsettin, (1389/1390 - 1459 Göynük) asıl adı ile Şeyh Muhammed Şemsettin Bin Hamza, 15. yüzyılın en büyük sufilerinden biri ve çok yönlü Türk bilim adamıdır.
1389 yılında Osmancık'da doğmuştur. Daha sonra 7 yaşında babası Şerafeddin-i Hamza Şâmî ile çağımızda Samsun'a bağlı olan Kavak'a yerleşmişlerdir[1]. Haci Bayram Veli’nin müridi ve Fatih Sultan Mehmet’in hocalarındandır. İstanbul'un manevi fatihi olarak da anılır. Saçının ve sakalının ak olması ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı Akşeyh veya Akşemseddin adlarıyla meşhur olmuştur. İskilip'te çocuklarından Nurulhuda'nın türbesi ile diğer yakınlarının mezarları vardır. Evlik köyünde yer alan tek bir çivi çakılmadan yapılan camiyi onun yaptırdığı yazılıdır. Akşemsettin Amasya'da medreselerden eğitim aldıktan sonra büyük üne kavuşmuştu.
Akşemsettin, küçük yaşlardan itibaren bilime ve sanata karşı ilgi duydu. İlim tahsilini tamamladıktan sonra, Osmancık'da müderris(öğretmen) oldu. Medrese öğrenimini zamanın büyük velisi Hacı Bayram-ı Veli'nin yanında tamamladıktan sonra seçkin bilginler arasında yerini aldı. Üstün zekâsı ve anlayışı, yılmak bilmeyen çalışma gücüyle kendini kitaplara adadı. Başta İslami bilimler olmak üzere tıp, astronomi, biyoloji ve matematikte zamanın ünlülerinden oldu. Uzun yıllar Osmanlı medreselerinde çalışarak yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Tıp alanında bulaşıcı hastalıklar üzerinde de önemli çalışmalar yaptı. Araştırmaları sonunda tıp ile ilgili Türkçe yazdığı Maddet-ül Hayat ve Arapça yazdığı Hall-i Müşkilât ve Risalet-ün nuriyye adlı Tasavvuf kitapları, bilinen eserleridir. Tıp ile ilgili Türkçe yazdığı Maddet-ül Hayat'ta geçen "Hastalıkların insanlarda teker teker peyda olduğunu zann etmek yanlıştır. Hastalıklar insandan insana gözle görülmeyecek kadar küçük tohumlar vasıtasıyla geçer" cümlesi ile ilk mikrop teorilerinden birini ortaya atmıştır. Tarihte mikroorganizmalardan bahseden ilk kişidir. Ve Mikrobiyolojinin babası sayılmaktadır.
Akşemsettin'in asıl ünü, büyük veli, Hacı Bayram Veli ile tanışmasından sonra başlamıştı. İlmi konulardaki önemli başarılardan sonra tasavvuf konusunda da ağırlığını göstermiş, daha sonra da II. Murat'ın emir ve isteğiyle Fatih Sultan Mehmet'in hocalığına tayin edilmişti. İstanbul'un fethi sırasında büyük yararlılıklar göstermiş, genç sultanı teşvik ederek zaferin kazanılmasında önemli katkılarda bulunmuştu. Fethin en önemli günlerinde Ebu Eyyûb el-Ensarî'nin kabrini bularak ordunun maneviyatını yükseltmişti. Dünya malına önem vermeyen Akşemsettin, Fatih Sultan Mehmet'in büyük saygı ve sevgisini kazanmıştı. Fatih Sultan Mehmet ile İstanbul'a girişleri daha sonra ünlü olacak bir hikâyeye dönüştü.
İstanbul'a Giriş
Beyaz atına binmiş, ordusunun önünde giden Hz. Fatih Sultan Mehmet, yanında onu yetiştiren Akşemsettin ile İstanbul'a giriyor. Türk Ordusunu karşılayan şehir halkı yol boyunca dizilmiş, ellerindeki çiçek demetlerini padişaha sunmak için yaklaşıyor.
Şehir ahalisi, beyaz sakalıyla, ağır duruşuyla Akşemsettin'i padişah sanıp çiçekleri ona sunmaya çalışıyorlar. Akşemsettin atını geri çekip göz ucuyla Fatih'i göstererek:
"Sultan Mehmet odur, çiçekleri ona veriniz", demek istiyor.
Fatih Sultan Mehmet, çiçeklerle kendisine doğru yürüyenlere hocası Akşemsettin'i göstererek:
"Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama o, benim hocamdır", diyor ve İstanbul'a ilk olarak Akşemseddin (k.s.) giriyor.
Hz. Fatih Sultan Mehmet Han tarafından(1464) yılında yaptırılmış olan türbesi Bolu ilinin, Göynük ilçesindedir. İlçede her yıl, İstanbul'un fetih günü olan 29 Mayıs(mayısın son pazarı) tarihinde anma günleri düzenlenmektedir.
Eserleri
Risalet-ün nuriyye Tasavvufa ve tasavvuf ehline dil uzatanlara cevab mahiyetindedir. Arapça olup, kardeşi Hacı Ali tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.
Risale-i Zikrullah: 200000000
Risale-i Şerh-i Ahval-i Hacı Bayram-ı Veli
Def’ü Metain
Makamat-ı Evliya (Velilerin Makamları)
Maddet-ül-Hayat (Hayat Maddesi)
Nasihatname-i Akşemsettin (Akşemsettin Nasihatnamesi)
Kitab-ül-Tıp (Tıp Kitabı)
Hall-i Müşkülat (Güçlüklerin Halli)
Not: İstanbul Feyzullah Efendi Kütüphanesinden
Ahmet Özdemir, Hacı Bayram veli ve Eşrefoğlu Rumî - Toker Yayınları, İst. 2002
Kaynakça Şakayık'i Nu'maniyye Tercümesi'', s. 240

http://www.biriz.biz/evliyalar/ea0243.htm


HAKKINDA YAZILANLAR
Fethin görünmez mimarı Akşemseddin Hazretleri Akşemseddin; Hazret-i Ebûbekir’in evladından, Şihâbüddin Sühreverdi’nin torunudur. Babası Şeyh Hamza (Kurtboğan adıyla meşhurdur) âlim biridir ve oğlunu mükemmel yetiştirir. Mübarek, dudak uçuklatacak kadar zekidir. Hızlı ilerler ve genç yaşta müderris olur. Osmancık medreselerinde talebe okutur. Evet yörede hatırı sayılır bir âlimdir, ancak işin hâkikatına varmak ister. Bunun tek yolu vardır “ledün ilminde mütehassıs bir velinin” huzurunda diz çökmek.Arar, sorar, istihareye yatar. Zihninde iki isim berraklaşır. Bunlardan bir tanesi Hâlep’te ki Zeynüddin Hafi Hazretleridir. Diğeri Ankara’daki Hacı Bayram-ı Veli. Akşemseddin yakından başlar. Önce Ankara’ya gider. Ancak Hacı Bayram Hazretlerini kapı kapı teberrû toplarken görür ve yıkılır. Nedenini, niçinini sormaz bile, oracıktan döner, yürür Hâlep’e. Ancak yolda gördüğü rüyalarda, nasibinin Hacı Bayram elinden olduğu işaret edilir. Hatta zincirlerle çekilir ki, uyandığında izi vardır boynunda. Şaşkınlık ve pişmanlık içinde Ankara’ya döner. Yüce veliyi orak tırpan çalışırken bulur. Mübârek garibin birine yardım eder ki kan ter içindedir. Akşemseddin bin pişmandır, boyun büker... Ve kavuşur affa.Hacı Bayram Hazretleri bu mütevazı talebesini çok sever, O'na hususi bir ihtimam gösterir. Akşemseddin ayrıca iyi bir hekimdir de. Pastör’den asırlar evvel hastalığa sebep olan mikropları ve karantinanın mantığını anlatır. Hatta o yıllarda “seretan” adıyla bilinen kanseri teşhis eder.İstanbul’un kuşatıldığı günlerde Fatih Anadolu’daki âlimleri ordugâha davet eder. Hepsi mükemmel insanlardır, ancak Akşemseddin’le aralarında anlatılmaz bir muhabbet başlar. Nedendir bilinmez bu akça pakça veliyi görünce içi rahatlar. Tabiri caizse kanı kaynar.İstanbul gibi bir şehri almak kolay değildir. Dev surlar, haçlı yardımları, derin hendekler, aşılmaz zincirler, Rum ateşi denen bela ve güçlü düşman. Bunlar bilinen şeylerdir ve Fatih herbirine tedbir düşünür.
YEMEĞİ İÇMEYİ UNUTUR
Ancak, bazı komutanlar (ki bir çoğu baba emanetidir) zafere inanmazlar. Açıktan açığa “Bu devletin askerine, akçesine yazık değil mi canım?” derler, “Maceranın sırası mı şimdi?”Genç sultanı Bizansla boğuşmak değil, yanındakilerle uğraşmak yorar. Yemeyi içmeyi unutur, uykuyu dağıtır. Kendini fena yıpratır. Geceler boyu ağlar ki yastığı hiç kurumaz. Muhasara başlayalı 50 gün geçer, lâkin gözle görülür bir ilerleme yoktur. Rumlar yıkılan surları anında yapar, o acaib ateşleri ile zemini değil, suyu bile yakarlar. Fidan gibi yiğitler ard arda düşerler toprağa. Sultan Mehmed kalabalıklar içinde yalnızdır. Hatta zaman zaman kuşatmayı kaldırmayı düşünür.Akşemseddin hazretleri onun zihninden geçenleri okur. “Sakın ha!” der, “Asla vazgeçme!” Zira o, müjdeyi Hızır Aleyhisselam’dan alır. Zaferden zerre kadar şüphesi yoktur. Şehir düşünce, Fatih derin bir nefes alır, büyük güç ve itibar kazanır. Genç sultanın şimdi tek arzusu vardır. Mihmandârı Resulullah Hâlid bin Zeyd’in kutlu kabrini bulmak.Akşemseddin Hazretleri kuşatmanın sürdüğü sıralarda türbenin bulunduğu noktaya bir nur indiğini görür. Fatih’i o mahalle götürür. Kısa bir murakabenin ardından iki çınar dalını toprağa diker ve kendinden emin bir ifadeyle. “Büyük sahabe bunların arasında yatıyor!” der. Ancak etraftan “ne malum?” diyenler olur. Hatta birileri padişaha akıl öğretirler. “Bu dalları başka bir yere diktir bakalım” derler, “ihtiyar molla farkedebilecek mi?” Fatih denileni yapar, hatta ilk işaret edilen yer kaybolmasın diye mührünü gömdürür. Ama Akşemseddin dallara bakmaz bile, ertesi gün milimi milimine ilk gösterdiği noktaya yönelir. Hatta bir ara durur “Sultanımızın mührü” der, “Ne arıyor orada?”Büyük veli bakar, bu mevzu çok tartışılacak, şüpheye mahal bırakmaz. “Kazın!” buyururlar. Toprağın bir kulaç altından yeşil somaki bir taş çıkar. Üstünde kûfi harflerle “Hâzâ kabri Halid bin Zeyd” yazılıdır. Kalabalık bir hoş olur. Derhal türbe ve mescid hazırlıklarına girişirler.
KAÇIŞ
Günler geçer, Fatih, Akşemseddin Hazretleri’ne sıkça gelip gitmeye başlar. Öyle ki devlet işleri oyuncak gelir gözüne. Sarayı, otağı bırakıp döşeği tekkeye sermeye niyetlenir. Nitekim bir gün “N’olur” der, “Beni de dervişleriniz arasına alın”.Akşemseddin, hani Fatih’e baba muamelesi yapan o gül yüzlü muallim birden ciddileşir, celalli bir edayla “Hayır!” der, “Osmanoğullarının dervişe değil, sultana ihtiyacı var!”Ama Sultan Mehmed’i iyi tanır. Yine gelecek, hem bu kez ısrar edecektir. Buna fırsat vermez. Pılısını pırtısını toplamadan uzaklaşır İstanbul’dan. O yıllarda kuş uçmaz, kervan geçmez bir kuytu olan Taraklı’ya çekilir, sonra Göynük civarlarına yerleşir, kendi halinde talebe yetiştirir. Ama duaları Fatih’le birliktedir.Göçemedin gitti yani...Akşemseddin Hazretleri birgün oğlunu (4 yaşındaki Hamdi Çelebi) dizine oturtur. Minik yavru bülbül gibi Kur’an okur. Mübârek bir ara hanımına döner. “Biliyor musun?” der, “Aslında dünyanın mihneti, zahmeti çekilmez ama şuncağızın yetim kalmasına dayanamam. Yoksa çoktaaan göçerdim!” Hanımı omuz silker. “Amaaan efendi” der, “sen de göçemedin gitti yani.” Mübarek “İyi öyleyse!” deyip kalkar. Göynüklülerle helalleşir ve mescide çekilir. Talebelerine “okuyun” buyururlar. Bir ara gözleri kapanır, yüzü aydınlanır. Kolları yana düşer ve berrak bir tebessüm oturur dudaklarına. Müridleri eve koşarlar “Başınız sağolsun.” derler, “Efendi göçtü!”

http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2709

Çiçek ve Kızamık

RAZİ

Tam adı Ebu Bekir Muhammed İbn Zekeriya El Râzî'dir. Râzî 864 yılında İran'ın Ray şehrinde doğdu. Yerleşik inançları sorgulayan felsefî düşünceleriyle tanınmış olan Râzî (öl. 925), bilimle de ilgilenmiş ve kimya ve tıp gibi alanlarda yapmış olduğu çalışmalarla bilim tarihinde seçkin bir yer edinmiştir.

Kimya biliminde Cabir'in açmış olduğu yoldan giderek yapısal dönüşüm kuramını benimsemiştir; ancak Câbir gibi Aristotelesçi değildir; maddenin oluşumunu dört unsurun birleşmesiyle değil, atomların birleşmesiyle açıklama eğilimindedir. Câbir gibi, bir dizi deney yaparak saf elementi elde etmeye çalışmış ve bu işlemin, maddenin erimesi, çözülmesi, parçalanması, ortaya çıkan parçaların farklı parçalarla birleşmesi ve oluşan ürünün çökelmesi gibi 5 ayrı süreçten geçtiğini belirtmiştir.

Çalışmaları sırasında yeni kimyevî maddeler, yeni yöntemler ve yeni aletler geliştiren Râzî'nin en önemli başarılarından birisi, farklı organik maddeleri damıtmak suretiyle çeşitli yağlar, tuzlar ve boyalar elde etmiş olmasıdır; ayrıca, demir gibi zor eriyen metallerin ergitme işlemleri ile ilgili araştırmalar da yapmıştır.

Razi'nin kimya alanındaki çalışmalarının yanı sıra, tıp alanındaki çalışmaları da çok önemlidir. Rey'deki bir hastanede doktor olarak görev yapmıştır. Bilimsel bir tutum sergileyerek yerleşik otoriteleri önemsememiş, daha çok kendi gözlem ve deneylerine öncelik tanımıştır. Kendisine daha çok Hippokrates'i örnek alan Râzî, Hippokrates gibi, iyi bir klinisyendir; hastalarını tedavi süresince dikkatle gözlemiş ve teşhis ve tedavisini bu gözlemler sırasında elde etmiş olduğu bilgiler ışığında yönlendirmiştir. Teşhis sırasında özellikle nabız, idrar, yüz rengi ve terleme gibi gibi göstergeleri göz önünde bulundurmuştur.


Râzî ilk defa Ortadoğu ülkelerinin çoğunda yaygın olarak görülen çocuk hastalıklarından çiçek ve kızamığın tanılarını vermiş ve bunlar arasındaki farkları belirlemiştir.


Râzî'nin hastalıklara ilişkin incelemelerini içeren küçük boyutlu yapıtlarının yanı sıra, Hâvî (Bütün Bilgiler) adlı kapsamlı bir yapıtı daha vardır. Burada, baştan ayağa doğru bütün beden hastalıklarını sıralayarak, bunlara ilişkin derleyebildiği bütün bilgileri sunmuştur. Yapıtın en önemli yönlerinden birisi, daha önce yaşamış olan hekimlerin görüşlerini de içermesidir; bu nedenle, tıp bilgisinin gelişim sürecini araştıran tarihçiler için bulunmaz bir kaynak niteliğindedir.

Bu yapıttan edinmiş olduğumuz izlenime göre, Râzî hastalıkların tedavisinde, ilaçla tedavi yöntemini tercih etmiştir. Böbrek taşlarının ve mesane taşlarının çıkarılması gibi, genellikle cerrâhî müdâhalenin beklendiği durumlarda bile, ilaçla tedaviyi yeğlediği görülmektedir; hatta bu konu ile ilgili olarak kaleme almış olduğu müstakil bir eserde de aynı şekilde ilaçla tedavi öngörülmüştür.

Razi, eser yazmaya gayret göstermiş ve ömrünün büyük bir kısmını kitap yazmakla geçirmiştir. Kız kardeşinin bildirdiğine göre; eserlerinin sayısı iki yüz otuz civarında olup kitap, risale, makale şeklindedir.

Eserleri, başta tıp ve kimya olmak üzere muhtelif fen ilimleriyle ilgili olup şunlardır:

1) El-Havi fit-Tıb: Otuz ciltlik, bu en önemli olan eserinde, insan vücûdunu uzuv uzuv incelemiş ve her uzuv ve organda görülen hastalıkları tetkik ederek tedavi yollarını göstermiştir. Eserde; hastalıkların tedavisi, hastalıklar ve teşhisleri, sağlığı koruma, hasta bakımı ve kontrolü, cerrahi ilaçlar, gıdalar, sentetik ilaçların imali, tababet sanatı, eczacılık, insan vücûdu ve anatomisi, organlar ve bozuklukları olmak üzere on iki bölüm vardır.Razi’nin bu meşhûr eseri, ortaçağların başından itibaren Latinceye tercüme edilmiş, 17. asrın sonlarına kadar Avrupa üniversitelerinde temel araştırma ve ders kitabı olarak okutulmuştur. Eser ilk defa, 1279 senesinde Fereç bin Zalim adlı Sicilyalı bir Yahûdi tabip tarafından Latinceye tercüme edildi. Daha sonra 1486 senesinde Continens çevirdi. Bu tercüme, o tarihlerde Paris’te kurulan tıp fakültesinde kullanılan dokuz temel eserden birisiydi. Razi, bu eserinin müsveddesini yazdıktan sonra temize çekmeye ömrü yetmemiştir. Devrin alimlerinden İbn-ül-Amid, binlerle dinar vererek müsveddeleri Razi’nin kız kardeşinden satın alıp temize çektirdiği bu eseri bizzat Razi’nin talebelerine inceleterek yeniden tanzim etmelerini sağlamıştır. Böylece kaybolup gitmekten korunan eser, günümüze kadar ulaşmıştır.

2) El-Mansûri fit-Teşrih: Diğer önemli bir eseri olup, yirmi cilttir. Bu eseri, Horasan Sultanı Mansûr bin İshak Samani’ye ithaf ettiğinden, Mansûri ismiyle meşhûr oldu. Eserde, özellikle insan vücûdunun anatomik yapısını ele almış, organları ve vazifelerini izah etmiş, gıda maddelerini, hıfzıssıhha (sıhhati koruma) konusunu ve daha birçok tıbbi mevzûları incelemiştir. On bölüm olan eserde; anatomi bilgileri, bünyevi incelemeler, gıdalar, ilaçlar, sıhhat, insanlara deva, yolculuk nizamı, cerrahlık, zehirler ve zehirlenmeler, umûmi hastalıklar gibi temel tıbbi konular ele alınmıştır. Latinceye tercüme edilen eser, 1480 senesinde Milano’da yayınlanmıştır. El-Havi fit-Tıb gibi bu eser de, asırlarca Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur.

3) Kitab-ül-Fahir: Bir tıp ansiklopedisi mahiyetinde olan eser, baştan sona insanın bütün uzuvlarını tedkik ve tasnif ederek tanıtmaktadır. Raziburada geçmiş hekim ve alimlerin görüşlerinden istifade etmek sûretiyle kendi görüş ve keşiflerini de ortaya koymuştur. Ayrıca, hastalıkları ayrı ayrı ele alıp, çeşitli tedavi yollarını, ilaçları ve kullanılışlarını tarif etmektedir.

4) Kitabu Sırr-il-Esrar: Kimyaya dairdir. İlk olarak Gerard de Cremona tarafından Latinceye tercüme edilmiş, Avrupa’da bu sahada rehber kitaplardan biri olma özelliğini kazanmıştır. Ayrıca pekçok dile tercümesi yapılmıştır.

5) Risale fil-Hisbeti vel-Cüderi: Razi’nin batı aleminde en çok tanınan eseri budur. Çiçek ve kızamık hastalıkları hakkında yazılmış olup, bu alanda tıp tarihinin ilk yazılı eseridir. 1565 senesinde Latinceye çevrildi ve 1866 senesine kadar, kırk defadan fazla yayınlandı.

6) Kitabu men la Yahduruh-ut-Tabib (halk ve fakirler için tıp el kitabı),
7) Kitabun fis-Sana’at-il-Kimya,
8) Kitabun fil-İntikad vet-Tahrir alel-Mu’tezile (Mu’tezile mezhebini tenkit ve reddiye),
9) Kitabu Hey’et-il-Âlem (astronomiyle ilgili),
10) Kitabu Menafi-il-Edviye (ilaçların faydaları hakkında),
11) (Kitabun fi Keyfiyet-il-Ebsar (göz ve görmeyle ilgili),
12) Kitab-ul-Hiyel (mekanik),
13) Kitab-ul-Medhal-it-Ta’lim, (Öğretime Giriş),
14) Kitab-ul-Medhal-il-Burhani,
15) Kitab-ul-A’yat,
16) Kitab-ut-Tedbir,
17) Kitab-ul-Iksir,
18) Kitab-ul-Mahabbe (psikoloji),
19) Kitab-uş-Şevahid,
20) Kitabu Ber-us-Sa’a,
21) Kitab-ül-Fahir fit-Tıb,
22) Kitabu Tıbb-il-Mülki,
23) Kitabun fi Vec’il-Mefasil,
24) Kitabu Et’imet-il-Merda (hasta yemekleriyle ilgilidir),
25) Kitabun fil-Kulunç,
26) Kitab-ul-Kafi fit-Tıb,
27) Kitabun fil-Bah.

Razi’nin eserleri asırlarca Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. Avrupa ancak 18. asrın ortalarına doğru, Razi’nin bulunduğu noktaya ulaşabilmiştir.

Kaynaklar:

http://www.kimkimdir.gen.tr/
Rehber ansiklopedisi

İlk Siper

GAZİ OSMAN PAŞA (OSMAN NURİ PAŞA)

Osman Nuri Paşa (d. 1832,
Tokat - ö. 1900, İstanbul), Gazi Osman Paşa olarak bilinir.
93 Harbi'nde 145 günlük Plevne Savunmasını komuta ettikten sonra kuşatmayı yararak şehirden çıkışında yaralanan, ancak müdafaa hattı stratejileriyle esir bulunduğu dönemde Rus Çarından bile saygı görmüş, dönemin tüm komutanları tarafından örnek alınan Osmanlı Ordusu'nun komutanıdır. Ayrıca siper kazma yöntemini ilk bulan kişidir.

1832'de, Tokat'ta, Yağcıoğulları ailesinin bir bireyi olarak dünyaya geldi. Beşiktaş’taki Askerî Rüştiyede ve Kuleli Askerî İdâdîsinde (lisesinde) okudu. Harbiye’yi yirmi yaşında ikincilikle bitirdi. Harp Akademisine girdi. Kırım Savaşı'nın çıkması üzerine Tuna cephesine gönderildi. Burada dört yıl kalarak, teğmenliğe yükseldi. Savaşın sonunda ise yüzbaşı oldu.

Genelkurmay Başkanlığı'nda çalıştıgı zamanlarda
Osmanlı Devleti'nin nüfus sayımı ile kadastro usulünde haritasının çizilmesi kararlaştırıldıgından, Bursa ilinden başlanması üzerine bu göreve askeri temsilci olarak tayin edildi. 1861'da Teselya’da, Yenişehir’de ve Cebel-i Lübnan’da görev aldı. Girit isyanları nın başlaması üzerine Girit’e tayin edildi. 1866’da Girit'teki çalışmalarından dolayı Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa'nın takdirini kazanarak Miralay (albay) oldu.

Yemen’e gönderildi. Arkasından
Paşa rütbesiyle Rumeli’de bulunan Beşinci Ordu Manastır Fırka (tümen) Kumandanlığına tayin edildi (1875). Buradaki çalışmalarından dolayı birinci ferik (korgeneral) oldu.

27 Haziran 1876 yılında Sırbistan'ın, Osmanlı Devleti'ne ultimatom vermesi sebebiyle, Osman Paşa Vidin komutanlığına getirildi. Sırp İsyanları başlayınca emrindeki birliklerle İzver tepelerini ve Zayçar kasabasını zapt etti ve bu nedenle Sırp ordusu çekilmek zorunda kaldı. Osman Paşa'nın hedefi Belgrad'ı almaktı ancak Seraskerlikden izin verilmedi, zira şartlar uygun değildi. Sırp ordusunu yendi ve müşir (mareşal) oldu (1876). Osman Paşa'yı tanıtan, 1877-187 Osmanlı-Rus Savaşı'ndaki Plevne Savunması'dır.

5 Nisan 1900'de 68 yaşında öldü. Türbesini, onu çok seven ve saygı duyan Sultan
II. Abdülhamit yaptırmıştır. Fatih Camii avlusuna gömülmüştür.

Adına marş yazıldı;

Tuna nehri akmam diyor
Etrafımı yıkmam diyor
Şanı büyük osman paşa
Plevneden çıkmam diyor

Kaynak:Vikipedi